Karabük’le 1979 yılının 19 Şubat günü, aylar sürmüş bir sürgünler döneminden sonra, çiçeği burnunda bir genel cerrah olarak tanışmıştım. Elimdeki yazıya ve hastaneye daha önce ulaşmış atama bilgisine karşın, personel görevlileri o yaşta bir genel cerrah olabileceğine inanmayıp Ankara’yı, SSK Genel Müdürlüğü’nü aradıklarını çok sonra açıklamışlardı bana.
O günün Karabük’ü, Yenişehir semtindeki çınar ağaçlarıyla kaplı tek yönlü güzel yollarıyla, bakımlı bahçeler içindeki personel lojmanlarıyla, Mühendisler Kulübü, Memurlar Kulübü, İşçi Lokali, akustiği son derece mükemmel sinema salonu, açık yüzme havuzlarıyla büyüleyici, dünyaya örnek olabilecek bir emeğe saygı ve dayanışma ruhunun ürünüydü.
Aynı zamanda buğulu bir kentti Karabük. Emeğin, üretmenin, havaya yükselen demir ve kömür tozlarının üzerini örttüğü bir pus içinde kucaklardı gelini gideni.
Türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşu olan Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın temeli 3 Nisan 1937 tarihinde atıldı. Cumhuriyet kurucu düşüncesinin 1933 yılından sonra uygulamaya koyduğu planlı kalkınma ile bir yandan Cumhuriyet’e sahip çıkacağı umulan bir burjuva sınıfının gelişmesi için çaba gösterilirken bir yandan da çok sınırlı devlet olanakları ve kamu gücü kullanılarak büyük bir sanayileşme hamlesi başlatılmıştı. Yozlaşmış Osmanlı saltanatının devşirmelerin ve cariyelerin öne çıktığı sefahat yüzyılları içinde ölüsünü saracak kefen bezine, çayına atacak tek bir kaşık şekere, bir tek toplu iğneye bile muhtaç kalmış ülke, Beykoz Kundura’dan Paşabahçe Şişe Cam’a, Merinos bez fabrikalarına, şeker ve tekel fabrikalarına, emperyalistlere muhtaç olmadan kendi yağıyla kavrulabilecek bir duruma getirilmeye çalışılıyordu. 1933-1937 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı önemli ölçüde Sovyetler Birliği’nin makine, araç-gereç ve teknik yardım desteği ile tasarlanmış ve yürütülmüştü. Zamanın Başbakanı İsmet İnönü 1932 yılı Mayıs ayında bu amaçla Sovyetler Birliği'ne gitmiş, bu ziyaretin ardından 1932 yılı yaz aylarında Sovyet teknik uzmanları Türkiye'ye gelmişler, öngörülen yatırımlar için çeşitli bölgelerde incelemeler yapmışlar ve aynı yıl sonunda raporlar tamamlamıştı. Çeşitli illerde iplik, dokuma, kâğıt, demir, gülyağı, yapay ipek, süper fosfat, cam, seramik, çimento fabrikaları kuruldu. Sovyet ekibinin önerileriyle kurulması düşünülen demir çelik fabrikalarının temeli de 3 Nisan 1937 yılında bir İngiliz şirketiyle anlaşılarak atıldı. Karabük Demir Çelik Fabrikaları, “fabrika yapan bir fabrika” olarak onca olanaksızlık içinde tasarlanan ve kurulması için büyük özverilerde bulunulan bir fabrikaydı.
“1923 yılında 3700 ton olan pamuklu dokuma 1955 yılında 9055 tona, 597 bin ton olan maden kömürü ise 1.593 milyon tona çıkarıldı. 1923’te hiç üretilmeyen şeker, 1927 yılında 5184 ton, 1932 yılında da 27549 ton üretildi. 1923’te 24 bin ton üretilen çimento 1938’de 329 bin ton, hiç üretilmeyen kâğıt 9 bin ton, hiç üretilmeyen cam 5 bin ton üretildi.” (Metin Aydoğdu, Türkiye Üzerine Notlar, s 89)
Cumhuriyet armağanı bu kadim şehrimiz, yerli sanayilere ve ekonomik varlıklara hep düşman emperyalizmin ve yerli ortaklarının hedef tahtasına erken girdi. 12 Eylül 1980 darbesinin hemen arkasından başlayarak, sonraki dönem mitinglerinde “Sermayenin şişmanı, işçilerin düşmanı” diyen sloganlarla tarif edilecek Turgut Özal ve ekibinin ülke kaynaklarını dışa açma – aslında yağmalatma- kararları doğrultusunda Sermaye Piyasası Kurulları, özelleştirme idareleri leş kargaları gibi Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın üstünden uçmaya başladı. 17 Mart 1989 tarihinde büyük bir grev başladı. Dönemin Çelik-İş Sendikası Başkanı Metin Türker bir sohbetimizde, “Doktor bizi oyuna getirdiler, o grev, çelik piyasasının hurdadan demir üreten izabecilerin eline geçebilmesi için yaptırıldı” demişti. 1999 Gölcük depreminde kumdan kaleler gibi göçen ve binlerce insana mezar olan yeni yapılmış binaların arkasındaki gerçek, inşaatlarda kullanılan ABD’den gelen hurdayı Ege kıyılarında çubuk demire çeviren özel firmaların ürettiği demirin çürüklüğüydü. Karabük ise “cevherden”, Divriği’den gelen madenden çelik üretirdi. 5 Nisan 1994 tarihinde de Karabük Demir Çelik Fabrikaları için kapatma kararı alındı. O kararın altında, o günün altında iktidar ortağı sosyal demokrat parti genel başkanının imzasının olması tarihin unutmayacağı bir ders olarak kalacaktır. Arkasından bir özelleştirme oldu ve Karabük yıllar içinde o üretici kimliğini, buğusunu ve büyüsünü yitirmeye başladı.
Cumhuriyet’in tüm iş ve ekmek olanaklarını satan, kapısına kilit vuran siyasi zihniyet hemen tüm partilerde kendisine taraftar ve yönetici bulmuştu ama 2002 AKP iktidarı sonrası zirveye çıktı; ağır sanayi çelik iş kolundan tutun, kâğıt fabrikalarına, üretici köylünün pancarını işleyen şeker fabrikalarına, Şişe Cam’a, Beykoz Kundura’ya, tekel işletmelerine her şey satılıp savıldı, taş üstünde taş bırakılmayıp milletin geçin ve ekmek kapıları yok edildi. Ne yazıktır ki, bu anlayış, elindeki medya olanaklarını kullanarak sürdürdüğü politikaları bir başarı gibi sunmayı ve giderek azalıyor da olsa arkalarında belli bir kitleyi sürüklemeyi başarıyor.
Kısa bir süre çalışıp askerlik görevime geçme düşüncesiyle gittiğim o demiroksit kokulu, pusun, dumanın hiç eksik olmadığı şehirde, bir buçuk yıllık yedek subaylık dönemi dışında tam 17 yıl çalıştım. Dünyanın en güzel insanlarıyla karşılaştım orada. Onlar beni sevdi, ben de onları. Geceli gündüzlü ameliyatlarla, yüzlerce hastanın sıra aldığı poliklinikleriyle, gece sabaha kadar bölgeden en ağır hastaların getirildiği ilkyardım koşturmaları ile, Karabük Demispor ve Esnafspor futbolculuklarıyla, takımın 1. Lig’e (o zamanki süper lig) çıkmasıyla sonuçlanan Demir Çelik Karabükpor yöneticilikleriyle, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu yönetim kurulu üyeliğiyle, Kayabaşı kahvelerinde maça kızı oyunu, Yenice tünellerini aşan sonu gelmeyen trenle deplasman takımı yolculukları ile orada tanıştım. Şalter Kemal’den Doktor Civanım’a, Aslan Asker Aslan’dan Eğer’e, o şehrin o güzel atmosferini öykü ve roman kurgularında yeniden yaşatmaya çalıştım.
Karabük’ün çok sevdiğim, Trabzon’dan Erzurum’a, Bayburt’a, Adıyaman’a, ekmek davası uğruna ülkenin dört bir bucağından gelip orada Batı Karadeniz’in pırlanta kalpli güzel kıvırcıklarıyla harman olmuş emekçileri, ne yazık ki, belki de kendi içinden cevval devrimci önderler çıkarmayı başaramadığı için politik yazgısını yırtıp değişimden yana olamadı; kendi öz güzelliklerini koruyamadı. Seçim sonuçlarının açıkça gösterdiği bir biçimde, politikada çıkarı ve farklı ilişkiler ağını önde tutan bir zihniyet orada var olmayı sürdürüyor. Bir yandan da Afrika kökenli öğrenciler üzerinde oynandığı söylenen çirkin oyunlar dönüyor…
Çok güzel anılar biriktirdim orada, çok güzel insanları sonsuzluğa uğurladım. Birlikte çalıştığım hekim ve emekçi arkadaşlarımın birçoğu bugün yaşamıyor. Çorbacı Ahmet’ten Yavru Metin’e, militan sendikacı Metin Türker’e, örnek iş insanı Hayri Özyıldırım’a, birçok adı anarken içim yanıyor… Aliağa’da yaşayan futbol arkadaşım Cübüş Adnan’la her yaz birlikte oluyoruz. Her yıl birer birer yıldızı kayan dostlarımızı anıyoruz. Karabük’te halen görüştüğüm çok sevdiğim insanlar, okurlarım, takipçilerim var. Karabük’te çalıştığım yıllarda hiç karşılaşmadığımız devrimci insan Ömer Tavukçuoğlu, onca yıldan sonra Dursun Akçam Kültür ve Sanat Vakfı’na üye oldu. Her sabah o puslu ve büyülü kentten bize selamlar salıyor. Hüdayet Aygün, Fethi Gencer, Necmi ve Mehmet Güner, Kemal Oral, Konyalı Apo, işadamı Sabri Mescier, gülen yüzünü ve desteğini hiç unutmadığım, hastanemizin yakıtını en uygun koşullarda sağlayan Mustafa Bakkal ve adlarını buraya sığdıramayacağım, sık sık beni arayan yüzlerce dostum var orada.
Karabük’le çirkin politikacılar hep oynadılar, oynamayı sürdürüyorlar. O şehir için duygularımı, düşüncelerimi tüm ayrıntılarıyla dökmeye kalksam yüzlerce sayfa bile yetmez.
O emek, çelik ve insanlık kokan şehrin dizlerinin üstüne doğrulup kendine yeni ve aydınlık yol açabilmesi için o şehirde yaşayan, o havayı koklayan tün insanlarımıza büyük görevler düşüyor…
Selam olsun o dumanlı şehre, selam olsun anarken onur duyduğum o güzel insanlara, orada yaşadığım o güzel yıllara…
Gününüz aydın olsun değerli dostlar…
3 Nisan 2025, Alper Akçam
